Kur’ân-ı Kerim’in Tasavvufi Tefsiri: İlâhi Kelâm’ın Sırları

Kur’ân-ı Kerim’in Tasavvufi Tefsiri: İlâhi Kelâm’ın Sırları

Abdülkerîm el-Kuşeyrî ve Letâifü’l-İşârât: İlâhî Kelâm’ın Sırları

Elinizdeki kitap Abdülkerîm el-Kuşeyrî’nin ünlü tefsiri Letâifü’l-İşârât’ın (İşaretlerin sırları/incelikleri) çevirisidir. Bu tefsir tasavvuf tarihinde yazılmış en kapsamlı tefsirlerden birisidir.

0 Şu anda bu ürünü inceliyor.
Kategoriler:
Açıklama

Müellifin Önsözü

Rabbim! Kolaylaştır, güçleştirme!

Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla başlarım:

Dostlarının kalplerini kendisi hakkındaki marifet ile açan Allah’a hamdü senalar! O Allah ki hakkındaki kesin delillerin nuruyla yolunu isteyenlere Hakk’a ulaştıran yöntemi beyan buyurdu. O’nu hakka’l-yakîn öğrenmek isteyenlere basiret ihsan eyledi. O Allah ki Furkan’ı dostu Hz. Muhammed’e -Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun- mucize ve açıklayıcı olmak üzere indirdi. O Furkan’ın tevil ve bilgisini âlimlerin gönüllerine emanet olarak tevdi eyledi. Furkan’ın kıssalarını ve nüzul sebeplerinin bilgisini o insanlara ikram etti. Onları Furkan’daki muhkem ve müteşabih âyetlere, nesheden-edilenlere, vaadine-vaîdine (ödül ve tehdit) iman etmeyle rızıklandırdı. O Allah kullarından seçkinlere Furkan’a tevdi ettiği ince-latif sırlarını ve nurlarını anlama gücü ikram etti. Bu sayede onlar, sırlarına parıldayan saklı bilgilere göre, Furkan’ın içerdiği ince sırları ve gizli remizleri basiret gözüyle öğrenirler. Onlar kendilerine tahsis edilen gayb nurlarıyla başkalarından gizli kalmış hususları idrak ederler. Sonra da kendi mertebe ve değerlerine göre konuşurlar. Hak ise kendilerine dönük ikramlarıyla onlara bu manaları ilham etmiştir. Binaenaleyh onlar, Furkan’dan söz ederken Hak vasıtasıyla söz etmiş, o kitabın ince sırlarından haber vermişler, ona “işaret” etmişler, ondan fesahat ile bildirmişlerdir. Ortaya koydukları ve getirdikleri her hususta hüküm, Hakk’a döner.

İmam Cemalü’l-İslam Ebu’l-Kâsım el-Kuşeyrî -Allah kendisine merhamet eylesin- şöyle dedi:

Bu kitabımız onların sözlerinin anlamları veya usullerinin hükmüne göre marifet ehlinin diliyle Kur’ân’ın işaretlerinin bir kısmını zikretmekle ilgilidir. İnsanları usandırmamak korkusuyla özetleme tarzını yeğledik. Allah’tan minnetinin neticelerini ulaştırmasını talep ederek güç ve iddiadan uzaklaşıp hata ve sürçmelerden bizi korumasını talep ederiz. Allah’tan sözün, fiilin ve amelin en doğrusuna bizi ulaştırmasını temenni ederiz. Peygamberimiz Hz. Muhammed’e de salat ve selam etmesini niyaz ederiz. Allah ona ve ailesine salat ve selam eylesin. Allah minnet ve ihsanıyla sonumuzun ve ölümümüzün iman üzere olmasını nasip buyursun.

Allah, Hicri 434 yılının ayları içerisinde bu kitaba başlamayı nasip etti. Murad ederse kitabı tamamlamasını yine O’ndan dileriz. Aziz ve Celil’dir O!

Mütercimin Önsözü

Abdülkerîm el-Kuşeyrî ve Letâifü’l-İşârât: İlâhî Kelâm’ın Sırları

Elinizdeki kitap Abdülkerîm el-Kuşeyrî’nin ünlü tefsiri Letâifü’l-İşârât’ın (İşaretlerin sırları/incelikleri) çevirisidir. Bu tefsir tasavvuf tarihinde yazılmış en kapsamlı tefsirlerden birisidir. Bu itibarla kendisine kadar gelen süreçte sufilerin dini hayatın farklı veçheleriyle ilgili görüşlerini ihtiva ederek bütün bu görüşleri nasların ekseninde birleştirir. Tasavvuf önce zahitlik hareketi şeklinde başlamıştı: Müslümanların bir kısmı Hicaz sonrasında ortaya çıkan yeni toplumsal hayatın kadim gelenekten ciddi şekilde uzaklaşma temayülünde olduğunu fark edince, yeni duruma karşı tepki koyarak yeni şehrin dışına çıktılar. Başta zenginlik ve refah olmak üzere, yeni şehirde ortaya çıkan her türlü statü ve araca karşı “dindarlık” adına eleştiri yönelttiler. Zahitler şehirde zenginleşmek veya çeşitli görevlerle “güç kazanmak” arzusu ile dindarlık arasında çelişki görerek sosyal hayattan uzaklaşıp bireysel ve münzevi hayat yaşamak istemişlerdi. Hepsinden önemlisi yeni şehirde ortaya çıkan yeni bilgi anlayışına eleştirel bir yaklaşım geliştirmeleriydi. Yeni şehirdeki bilim anlayışı Medine’deki bilgi anlayışından iki yönden ayrışmıştı: Birincisi bilimler bağımsızlaşarak kavramsal bir yapı kazanmış, her birisinde istilahlar ve metodoloji gelişmeye başlamış, bilim seçkin sınıf uğraşı haline gelmişti. İkinci mesele ise Medine’de dini bilginin ayrılmaz özelliğini teşkil eden bilgi ile amel irtibatı yeni şehirde kopmaya başlamış, bilgi kendinde değer taşırken amel ikincilleşmişti. Bu durumda bilgi ameli istilzam etmese bile, amel dolaylı olarak teşvik ediliyordu. İlk zahitler bilginin bu iki özelliğine karşı çıkarak bilgi-amel ilişkisini muhafaza edebilecekleri yöntem ve bilgi anlayışı aradılar. İşte zahitliğin yayılmasının temel nedeni bu arayış idi.

Zahitler zenginleşmenin, yeni şehirdeki sosyal yapının ve bilgi anlayışının insanı amelden ve ahlâktan uzaklaştıracağını düşünerek inzivaya çekildiler. Bununla birlikte onlar örnek aldıkları insanların Medine’deki suffe ashabı olduğunu söylediler. Hareket zamanla muhalif bir renk kazanarak yeni Müslüman olmuş fakat dini bilgileri olmayan insanların katıldığı bir hareket haline geldi. Yeni şehrin bilgi anlayışı ile bilgi anlayışının ayakta tuttuğu din yorumu küçümsenmeye başlamış, şekil veya “rüsûm ehli” veya “kuralcılar” diye tahkir edilmişti. Bu tahkirin sorunları zahitlik hareketinde kendini hemen gösterdi. Bunun en önemli tezahürü kontrolsüz ve kuralsız züht hareketlerinin dini hayat ve Müslüman cemaatten kaçışın zemini olmasıydı. Bunu iki açıdan ele almak mümkündür: Birincisi zahitler ilk kez böyle bir manevi hayata yönelmiş olmanın neticesinde ciddi düşünce sorunuyla yüz yüze geldiler. Yaşadıkları tecrübeleri anlatabilmek ve bunları yorumlamakla ilgili düşünce sorunu zahitlerin en ciddi meselesi oldu. Bilhassa hakikat ve şeriat ilişkisi, hakikate nasıl gidileceği ve bu yolu takip etmeyen insanlarla ilişkiler gibi tartışmalar zahitleri İslam toplumunda bidat ve dalalet ehli olarak görmeye yol açtı.

Bu kapsamdaki tartışmalarda zahitler arasında ibahilik, yani dinin kurallarının ve şerî yükümlülüklerin aşılabileceği bir makama ulaşmayı mümkün sayan eğilimlerin başladığını görmekteyiz. İkincisi daha kontrolsüz sınıfların zahitlerin arasına katılmasıyla birlikte ortaya çıkan durumlardı. Bunun ardından zahitliğe yönelik ciddi eleştiriler ortaya çıktı. Zahitler bu eleştirileri cevaplarken zühdün sınırlarını belirleyerek hareketi “zapturapt” altına almak istediler. Bunun yolu ise tasavvufu din bilimi haline getirmekti. Cüneyd-i Bağdadi ile onun öncesinde Haris el-Muhasibi, Maruf el-Kerhi gibi sufilerle birlikte tasavvuf yeni bir evreye girdi. Bu evre tasavvufun “iki şahit” veya delil ile sınırlandırılmasıydı. Bunu Cüneyd-i Bağdadi “Bizim ilmimiz Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet ile sınırlıdır.” diyerek ifade etmişti. Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet ile sınırlı olmak, tasavvufu başka bir noktaya taşıyacaktı: din bilimi haline gelmek! Tasavvufun teşekkül süreci demek olan yeni dönemi, Cüneyd’in birinci ve ikinci nesil talebelerinin öncülüğünde eserlerini verdi. Onlar için tasavvuf din ilimlerinden birisi olmalıydı. Bu itibarla daha sonra İmam Gazzâlî’de gördüğümüz sufiler bu dönemde temelleri atılan tasavvuf anlayışının temsilcileriydi.

Teşekkül sürecinde tasavvuf dinî meseleleri üç alanda taksim etmek üzere hareket etti: Birincisi akide ile ilgili konulardır. Kur’an ve Sünnet’te bu hususta naslar vardır ve bunlar müslümanların akidesini belirler. Tasavvuf ilkesel olarak bu konulara dair bir bilgi peşinde değildi. Buna mukabil bu alanda Ehl-i sünnet alimlerinin söyledikleriyle kendisini sınırlayarak naslarla Ehl-i sünnetin akide anlayışı çerçevesinden irtibat kurmayı hedefledi. Bu yaklaşım Kur’ân-ı Kerîm ile irtibat kurmada dikkate değer bir teşebbüstür. Çünkü sufiler akide alanında yeni bir görüş beyan etmek istemediklerini ve böyle bir arayış içinde olmadıklarını söyleyerek Müslüman cemaatin Ehl-i sünnet tarafından tespit edilen akide ilkelerine tabi olduklarını söylediler. Bu akideye muhalif bir inanç varsa o kişi ya bidat veya dalalet ehli zındıktır. İkinci tür meseleler ise fıkıh hükümleriyle ilgiliydi. Cüneydiler bu alanda da sufilerin Ehl-i sünnet fıkıh bilginlerinin görüşleriyle kendilerini sınırlayarak tasavvufun alanını daralttılar. Geride ahlâk alanı kalıyordu. Ahlâk fıkıh ve kelâm ilmi tarafından teşvik edilmesi gereken fakat bilimin içine dahil edilmemesi gereken bir alan olarak görülüyordu. Sufiler hem ahlâk teorisi geliştirmek hem terbiye yönteminin kurallarını belirleyerek (adab) kendi ilimlerini din bilimleri alanına katmak istediler. O zaman naslara yaklaşırken bu ilkelerle yaklaşmak zorundaydılar: Bir nas akide ile veya fıkıh hükümleriyle ilgili ise onu akide alimlerine ve fakihlere havale ederek kendilerini onların görüşlerini takip edenler olarak kabul ettiler. Bununla birlikte naslarda ahlâk bahisleriyle ilgili meselelerin yorumlanmasını ise tasavvuf konusu olarak kabul ederek tasavvufu bu alanla sınırladılar.

Tasavvufun öteki ilimlerle ilişkisi böyle şekillendi: akide ve fıkıh alanında tabi, ahlâk alanında içtihat yetkisine sahip bir bilim! Burada önemli bir kavram olarak işaretin ortaya çıktığını görmekteyiz. İşaret sufilerin nas yorumlarına verilen genel isimdir. Kelime “eşaret ileyye” şeklindeki bir tabirden gelir. Anlamı “âyet bana şunu işaret etti ki” demektir. Tasavvufun geçirdiği süreci iyi anlatan kavramlardan birisi işaret kavramıdır. Burada âyet ve hadislere sufilerin nasıl yaklaştığını görmekteyiz: Onlar için âyet akide alanında bir hüküm ifade ediyorsa onun tefsiri veya hükmü belli bir yöntemle tespit edilir (istinbat veya tesir). Bu hüküm derecesine göre insanlar için bağlayıcı bir bilgidir. Buna mukabil aynı âyet bize başka hususları da çağrıştırabilir. Ayetin çağrıştırdığı anlamlar ise işâri yorum kabul edilir. Bununla birlikte mesele ahlâki konularla ilgili olduğunda durum farklıdır. Sufiler bu âyetlerin yorumunun ancak sufilerce yapılabileceğini ve tasavvufun ilgi alanına gireceğini savunurlar. Kuşeyrî’nin tefsiri, fıkıh-akide alanında ikincil yorum, ahlâk alanında ise birincil yorum anlamına gelen bir işâri tefsir olarak kabul edilir.

Letâifü’l-İşârât Tercümesi:

Elinizdeki tercümenin başlama tarihi oldukça eskilere gider. Tasavvuf alanındaki akademik araştırmalarımda İbnü’l-Arabî ve Konevî üzerinde odaklansam bile Gazzâlî öncesi tasavvuf üzerinde araştırmalarımı bir düzene koymak üzere ilk yöneldiğim metinlerden birisi bu tefsirdi. Kuşeyrî’nin tefsirini tercüme ederek sonraki araştırmalarım için zemin belirlemek istemiştim. Ancak araya giren başka eserler, özellikle beklediğimden daha yoğun bir mesai gerektiren Fütühat-ı Mekkiyye, tefsirin tercümesini geciktirdi. Tefsirin ilk iki cildi 2006 civarında tamamlanmıştı. O iki cildi tekrar gözden geçirerek yayına hazırladık. Kalan ciltleri ise daha sonra tamamladık. Bu itibarla olabildiğince aynı dönemde yapmış gibi tashih etmeye gayret ettik lakin yine de gözden kaçmalar olabilir.

Kuşeyrî’nin metni dikkat gerektiren bir metindir. Bazı yerlerde metin akıcı bir üslûba sahip olsa bile, zaman zaman güçleşir ve dikkatli bir gözden dahi kaçabilecek şekilde incelir. Bu konularda mümkün mertebe dikkatli olmaya çalışarak anlaşılır bir çeviri yapmak istedik. Metinlerdeki şiirler bazen eksik bazen de anlaşılması güç şiirlerdi. Onları zayiatsız tercüme etmek için dikkat ettik. Bu bir tefsir tercümesidir; bu nedenle âyetlere meal verirken muhtelif meallerden başta Elmalı Hamdi Yazır’ın, Bekir Sadak hocanın mealleri olmak üzere- olabildiğince istifade ettiğimi belirtmeliyim. O mealleri hazırlayarak insanların Kur’ân-ı Kerîm’i daha iyi öğrenmelerini sağlayan alimlere ve hocalara şükran borcumu ifade etmek isterim.

Tercümede esas aldığımız metin Dr. İbrahim Besyuni tarafından yayına hazırlanan ve Merkez-i tahkik-i turas tarafından 1973 senesinde ikinci baskısı yapılan metindir. Burada eser üç büyük cilt içinde altı cilt olarak yayınlanmış, biz de onu esas alarak üç cilt olarak yayınlamaya karar verdik.

Tercümenin hazırlanma sürecinde Klasik Düşünce Okulu’ndan birçok talebe Arapça metin ile çevirinin karşılaştırılması başta olmak üzere çevirinin tashihi ve redakte süreçlerine katkı sağladılar. Bu itibarla metnin bilgisayar ortamında aktarılmasındaki yardımları sebebiyle Hüsniye Karaer hanım başta olmak üzere, isim sırasıyla yazarsam, Adem İpekyüz, Ahmet Ceran, Ayşe Oğuz, Betül Birteksöz, Büşra Küçük, Faruk Emin Önügören, Melike Rana Firat, Muhammed Şahin, Sultan Adanır, Tuğba Yiğit’e bilhassa teşekkür ederim. Kitabın yayınlanmasındaki ilgisi sebebiyle de Serhat Albayrak ve mesai arkadaşlarına hassaten teşekkür ederim. Bu meyanda çevirinin Türkiye’de Kur’ân-ı Kerîm sevgisine katkı sağlamasını temenni ederim. Buna muvaffak kılacak olan ise sadece Allah’tır. Hamd O’na olsun.

Ekrem Demirli Nisan 2020, Çamlıca

Ek bilgi
Adet3 Cilt Kutulu
Biçim
ÇeviriEkrem Demirli
DilTürkçe
Sayfa Sayısı2456
Türü
Yayın Yılı2024
Yayınevi
Yazar
Değerlendirmeler (0)
0 yorum
0
0
0
0
0

Değerlendirmeler

Filtreleri temizle

Henüz değerlendirme yapılmadı.

Sadece bu ürünü satın almış olan müşteriler yorum yapabilir.